Yazı Detayı
09 Temmuz 2019 - Salı 20:39
 
CUMA NAMAZI VE DAR’UL İSLÂM
İsmail ÖZDEMİR
 
 

CUMA-9-Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) “Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her müslüman erkeğe farzdır.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 130; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 245-246) buyurmuştur. Cuma namazı, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminden günümüze kadar kılınagelmiş ve bunun farz olduğu konusunda herhangi bir farklı görüş ortaya çıkmamıştır. Darül Harp olan yerde de Cuma kılınır. Peygamberimiz Medine’ye Hicretinde Mescit inşa ettirdi ve burada Cuma kıldırdı.

Cuma günü, Cuma için okunan ezan ile Cuma Hutbesinin okunup, Cuma namazının farzı kılınana kadar erkekler için çalışmak haramdır.(istisnalar hariç)

Cuma namazı; ilk 4 rekât sünnet, 2 rekât Farz, 4 rekât son sünnet olmak üzere 10 rekattir.Bundan sonra kılınan 4 rekât Zuhri Ahir namazı ve 2 rekât Vaktin son sünneti vardır.Bunlar Cuma namazı dışındadır.

Zuhr-i âhir, son öğle namazı demektir. İmam-ı Azam ve bazı İslam Alimleri, bir yerleşim biriminde birden fazla yerde cuma namazı kılınmasının sahih olmayacağı ihtimaline binaen, o günkü öğle namazının ihtiyaten kılınmasını önermişlerdir.Zuhr-i âhir adıyla dört rekât olarak kılınan bu namaz, cuma namazına dâhil değildir. Hz.Peygamberden (s.a.s.) ve ilk dönemlerden gelen rivayetler arasında bu isimle kılınmış bir namaz yoktur.Zuhr-i âhir, İslam coğrafyasının genişlemesi ve şehirlerde nüfusun kalabalıklaşması sonucu, cuma namazının, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde olduğu gibi, bir şehirde bir tek camide kılınmasının mümkün olmaması, birden fazla camide cuma namazının kılınması zorunluluğunun ortaya çıkması ile gündeme gelmiş bir namazdır. Gerekçesi de, birden fazla camide kılınan cuma namazlarından ilk önce kılınanın geçerli olacağı, diğer camilerde kılınan namazın ise geçersiz olabileceği varsayımıdır. İşte bu şüpheli durumdan kurtulmak için, içinde bulunulan cuma vakti kastedilerek ihtiyaten, zuhr-i âhir yani “vaktine ulaşılıp da üzerimizden halen sakıt olmayan son öğle namazı” niyeti ile dört rekâtlık bir namaz kılınması bazı âlimlerce uygun görülmüştür (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 16-18; Karâfî, ez-Zehîra, II, 354-355; İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 212;) İmam Şâfiî de Bağdat’a gittiğinde cuma namazının birden fazla yerde kılındığını görmüş ve buna karşı çıkmamıştır (Nevevî, el-Mecmû’, IV, 585; Şirbînî, Muğnî’l-muhtâc, I, 420-422).

DAR’ÜL İSLÂM: Sılm, yani barış yurdu DAR’ÜL HARP: Harp yurdu.

“Darü'l-İslâm, Müslümanların hâkimiyeti altında bulunup Müslümanların emn ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha(sulh) muvadecı bulunmayan gayr-i müslimlerin hâkimiyeti altında bulunan yerler de Darü'l-Harb'tir.” (Bilmen, Ö. Nasuhî; Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, c. m, s. 394.)

Darül Harp kabul edenler ya hicret etmeli, veya harp etmelidir.Yolsuzluk yapmak, faiz yemek, zina etmek vs.melanetleri işlemek için Darül Harp iddiasında bulunanlar yalancı ve düzenbazlardır.

Devlet başka şeydir, düzen,sistem başka şey.Biz Müslümanlar elbette kötü düzene karşıyız, onun yerine hak ve âdil bir düzen istiyoruz ama düzen bozuk diye devlete düşmanlık etmek, devlet bütcesini ve mallarını yağmalamak, zimmetine geçirmek İslâm ahlâkı ve şeriatı ile bağdaşan bir durum değildir. Devletin, belediyelerin bütçelerini yağmalayan, çeşitli yollarla zimmetlerine geçirenler azılı fâsık ve fâcirlerdir.Kara ve haram servet edinenler salih değil, fâsık ve âsidir.Müslüman her hâl ü kârda doğru ve dürüst bir insandır.Savaş dışında hile, aldatma, kandırma yapılamaz. Hırsızlık başka şeydir, mücahidlik bambaşka bir şeydir.Müslüman, mal ve servet konusunda şeffaf ve temiz bir kimsedir.Müslüman ölür, fakat haram yemez.Bırakın haramı, Müslüman şüpheli kazançlardan bile uzak durur.Helâl ve temiz kazançlar konusunda bile sınırları aşmaz.

Bir memleketin Darü'l-Harp olması için 3 şart vardır. Bu şartlardan biri bile olmadığı takdirde o ülke Darü'l-Harp değildir. Türkiye geçmişten bu yana İslam vatanı olduğu için kesinlikle Darü'l-Harp değildir. İmam-ı Azam efendimize göre bir memleketin Darü’l Harp olabilmesi için üç şartın birlikte bulunması lazım. Biri olmadığı zaman Darü’l Harp olmaz.

Şafiî mezhebine göre, bir diyar yahut bir memleket bir defa dahi olsun Müslümanlar tarafından zaptedilmis ise, o diyar ve o memleket artık kıyamete kadar “Darü'I-İslâm”dır. Böyle bir memleket sonradan kâfirlerin eline geçse bile, bu hüküm değişmez. Hatta Müslümanlarla barış halinde bulunan gayr-i müslimlerin ülkeleri de “Darü'l-Harb” değildir (Bilmen, Ö. N. a.g.e., c. III, s. 335. )

İmam-ı Şafiî'nin içtihadı açık ve te'vilsizdir. Demek ki Şafiî mezhebine göre değil Türkiye; İspanya,Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan,Rusya, Buhara, Semerkant, Kırım bile “Darü'l-Harb” değil,“Darü'l-İslâm”dır. İmam-ıŞafiî'ye göre, bir diyarın “Darü'l-Harb” olması için, Müslümanların idaresi altına hiç girmemiş olması ve Müslümanlarla sulh halinde olmaması lâzımdır.

Hanefî mezhebinde, bir “Darü'l-Harb”, ahkâm-ı İslâm'ın bazısının icrası ile “Darül-İslâm”a inkılâp eder (Kuhistanî, c. II, s. 311.) Bu hususta ittifak vardır.

Bir “Dar-ı İslamın, Dar-ı Harb”e inkılâp etmesi hususunda ise, iki ayrı görüş mevcuttur. Bu görüşlerden birincisi îmamı A'zam Hazretleri'ne, diğeri ise İmameyn'e (İmam Muhammed ve İmam Yûsuf) aittir.

İmam-ı A'zam'a göre;“Darü'l-İslâm”ın “Darü'I-Harb”e inkılâp edebilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır.Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar,“Dar-ı îslâm”dır, “Darü'l-Harb” değildir.

1- İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edilecek. Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmediği meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara “darü'l-harb” denemez. Serahsî bu hususta şöyle buyurur :”Bu şartın tahakkuku için orada şirk ahkâmının tamamiyle açıktan açığa icra edilmesi ve İslâm ahkâmının kat'î surette kaldırılmış olması gerekmektedir. Burada İmam-ı A'zam hâkimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehl-i küfürde olmasına itibar eder'.”(Serahsî, Mebsût, c. X, s. 114. )

İbn-i Âbidin'e göre:“Bir diyarda Müslümanların ahkâmı ile müşriklerin ahkâmı birlikte icra edilirse orası yine “Darü'l-İslâm”dır. (İbn-i Âbidin, Dürrü'l-Muhtar Şerhi, c. IV, s. 175.)

Bezzaziye'de: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine-i Münevvere'ye teşriflerinde orada Yahudiler ve müşriklerin hükmü cari olduğu halde Resûlüllah Efendimizin (s.a.v.) islâm icraatına başlamasıyla o beldenin “Darü'l-İslâm”a inkılâb ettiği kaydedilir. (Bezzaziye, c. VI, s. 312..)

2- O diyar “Darü'l-Harb”e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hudutlarından herhangi bir tarafı “Darü'l-İslâm”la muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar “Da-rü'1-Harb” olamaz. Çünkü İmam-ı A'zama göre “Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağlûp sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadî, içtimaî, siyasî, ticarî ve an'anevî ilişkilerini devam ettirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.”

Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Gayr-i müslimlerce ihata şartı, müstakil İslâm devletleri için değil, gayr-i müslim bir devletin hükmü altında bulunan ve kendini müdafaadan aciz vilâyet, köy ve kasabalar için söz konusudur. (Rusya ve Bulgaristan'daki Müslüman köyler gibi.) Nitekim fakîhlerin bu mevzuyla ilgili izahlarında “devlet” değil, “belde”, “dar” ifadeleri kullanılmıştır. Yoksa kendini müdafaaya muktedir ve müstakil bir îslâm devleti, her taraftan gayr-i muslim devletlerle kuşatılmış olsa da, yine “Darü'l-Harb” olmaz.

3- İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal güvenlikleri mevcut olan Müslümanların veya zımmîlerin (gayr-i muslim azınlıkların) bu güvenlikleri bir kâfir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak. Bu üçüncü şart, ancak bir İslâm beldesinin kâfirlerin istilâsına uğraması halinde geçerlidir.

Serahsî bu hususu şöyle beyan eder: “Bir beldede emin bir müslim veya zımminin kalmış olması müşriklerin hâkimiyetinin tam olmadığına delildir. Çünkü fukahâ-i İzam, sonradan arız olana değil de, asıl olana itibar ederler. Burada asıl olan ise, oranın “Darü'l-İslâm” olmasıdır. Bir zımmî veya müslimin orada kalmış olması, asıldan bir emaredir. Bu emare var oldukça, asıldan bir iz kalmış demektir ve o diyar “Darü'l-îslâm” hükmünde devam eder. (Serahsî, a.g.e., c. X, s. 114.)

 
Etiketler: CUMA, NAMAZI, VE, DAR’UL, İSLÂM,
Yorumlar
Haber Yazılımı